PROF.DR.OSMAN ÖZTÜRK
  Mahir İz ve Yılların İzi
 

mahir iz

Mahir İz ve Yılların İzi


Dedesi Mehmet Servet Efendi bir ara Mekke kadılığında bulunduğu gibi babası Seyyid Abdülhalim Efendi de Medine ve Ankara’da kadılık yapmıştır. Böyle münevver ve görgülü bir çevrenin çocuğu olan yazar ilk eğitimini bu yetiştirici muhite borçludur.


Hatırat türünün bütün yazı türleri arasında özel bir çeşnisi ve cazibesi olduğu muhakkak. İlmi eserlerde insanın kendisini eserinin dışında bırakması gerekiyor. Bu ise okuyucuyu bir insanın başka bir insanla temasından hasıl olan sıcaklıktan mahrum bırakmakta.

Bir hatırâtı tarih kitabından ayıran ana özelliklerden biri bu sıcaklık farkı olsa gerek. İşin bu yanı bir tarafa her hatırât elbette hatırât sahibinin ilmî ve fikrî müktesebatıyla, haydi daha ileri gidelim, fikrî ve ahlakî olgunluğuyla orantılı bir değer taşır. Hatırât sahibi şüphesiz bir tarihçi gibi davranmak, kendi tercihlerini göz ardı etmek zorunda değildir. Bütün bu hakları mahfuz kalmakla birlikte biz yine de ondan hakikati bile bile saptırmamasını, yorumlarında akıl ve insaf ölçülerini aşmamasını bekleriz. Diğer taraftan hemen bütün nesir türlerinde olduğu gibi hatırât nevinde de Batı edebiyatları ile aramızda esaslı bir uçurum var.

Batıda çok yaygın olan hatırât Türk edebiyatında bazen insanın kendisinden bahsetmesini tecviz etmeyen ahlakî telakkilerin de tesiriyle çok fazla yaygınlık kazanmamıştır. Osmanlı döneminde birkaç istisnayla neredeyse mevcuduna rastlanmayan bu türün sayılı örnekleri benlik duygusunun keskinleştiği daha yakın dönemlere aittir.

Tabiatıyla bu hükmü genelleştirmek ve bütün hatırâtları yazarın egosuyla izah etmek haksızlık olur. İşte bu yazı ile tanıtmak istediğimiz “Yılların İzi” isimli hatırât gerek yazarın ilmi ve fikri müktesebatı ve zengin hayat tecrübesi gerekse yazma amacındaki hulus bakımından şüphesiz türünün en değerli örnekleri arasındadır. Ancak eserin içeriğine geçmeden önce kısaca yazarını tanıtmaya çalışalım.

Mahir İz kimdir?: Günümüzde yaşı 50-60 civarındaki birçok insanın, yetiştirici bir sohbet üstadı olarak hatırladığı, Osmanlı üdebasının son örneklerinden biri olan Mahir İz, 1895 tarihinde İstanbul’da doğdu. Eserinin giriş kısmında verdiği bilgilere göre o, Osmanlı ilmiyesine birçok isim kazandırmış olan devrin az çok tanınmış ailelerinden Külahizadelere mensuptur. Dedesi Mehmet Servet Efendi bir ara Mekke kadılığında bulunduğu gibi babası Seyyid Abdülhalim Efendi de Medine ve Ankara’da kadılık yapmıştır. Böyle münevver ve görgülü bir çevrenin çocuğu olan yazar ilk eğitimini bu yetiştirici muhite borçludur.

Nitekim kendisi çocukluk hatıraları arasında Hırka-ı Şerif semtindeki evlerinde haftada iki kere yapılan irfan sohbetlerini hasretle anmaktadır. Eserin baş kısmında dokuz kardeşini tek tek tanıtan yazar bunlar arasında özellikle Türkoloji’nin önde gelen simalarından biri olan küçük kardeşi Fahir İz’le iftihar etmektedir. Küçük Mahir babasının görevleri dolayısıyla Midilli, Balıkesir, Isparta ve Medine’de bulunmuş ve on üç yaşındayken ailesiyle Şam ve Beyrut üzerinden İstanbul’a dönmüştür.

Önce Vefa İdadisi’ni ardından da babasının Ankara kadılığı sırasında Ankara Sultanisi’ni tamamlamıştır. O henüz lisenin son sınıfında iken okuduğu okula ihtiyaç dolayısıyla hoca olarak tayin edilmiştir. Klasik tarzdaki ilk şiirlerini bu sıralarda yayımlamaya başlayan yazarın hayatı, Ankara’nın yeni hükümet merkezi olmasıyla yeni bir mecraya girer.

Mahir İz’ ilk mecliste dört yıl süreyle zabıt katibi olarak görev yapar ve meclisin bütün tartışmalarına şahit olur. Daha sonra istifa ederek İstanbul’a gelir ve nihai emekliliğine kadar bir çok okulda - İstanbul İmam Hatip ve sonra Halıcıoğlu Askeri Lisesi, Edremit Ortaokulu, Haydarpaşa Lisesi, Yüksek İslam Enstitüsü vs. öğretmen ve idareci olarak görev yapar. Son yıllarını çevresinde toplanan gençleri fikrî ve edebî sohbetleriyle yetiştirmeye hasreden Mahir İz 1974 yılında vefat ederek Sahra-yı Cedit mezarlığına defnedilir.

Bu vefat dolayısıyla kendi kuşağına mensup bazı şairlerin yahut talebelerinin düşürdüğü vefat tarihleri eserin son kısmına alınmıştır. Hepsi 1394 / 1974 yılını gösteren bu tarihlere örnek olmak üzere şu birkaç mısraı iktibas edelim:

Mahir İz Bey de göçtü hey dünya
Edebiyyatımız yetim oldu


Kemal Edip Kürkçüoğlu
Veyl gaib eyledik Mahir İzi”,

Halis Erginer
Geldi üçler hatm-i Kur’an dediler tarihini
Ta kıyamet ruhuna hatm indire Kerrubiyan,

Mehmet Çavuşoğlu

Yazar hakkındaki bu kısa bilgilerden sonra şimdi eserin içeriğine geçebiliriz.


Yılların İzi’ Nedir?

Yılların İz’i, ilk baskıyı hazırlayan Kemalettin Nomer’ in kitabın yazılışı hakkında bilgi veren ve önemini vurgulayan bir önsözle başlıyor. Yazar da “Niçin Yazdım” başlığı altında hatıralarını Kemalettin Nomer ve Fahir İz’in ısrarlarıyla kaleme aldığını belirtiyor ve onları şu dört başlık altında topluyor: 1.Şahsî hatıralar 2. Edebî hatıralar 3. İçtimaî hatıralar 4. Meslekî hatıralar.

Eser bu dört başlığa uygun olarak kronolojik bir tarzda tertip edilmiştir. Ne var ki bu kesin bir kronoloji değildir. Yazar hangi olaydan bahsederse etsin araya yorumlarını katmakta, lüzumlu gördüğü hatıraları, şiir ve nükteleri sokmaktadır. Bu bakımdan eser her kesimden insanın ilgisini çekecek teferruatla doludur. Biz de bu malzemeyi yazarın kendi tasnifine uyarak birkaç başlık altında değerlendirmek istiyoruz:

Bazı ilginç hatıralar ve kehanetler: Yazarın bu kısımda anlattığı bazı ilgi çekici hatıraları biz de okuyucu ile paylaşalım: İşgal yıllarında arkadaşlar arasında zaman zaman yazarın da katıldığı ispirtizma celseleri yapılmakta imiş. Bir keresinde Fuzuli’nin ruhunu çağırmışlar ve zamana uygun bir şey söylemesini istemişler. Gelen ruh (yazara göre cin) herkesi sarsan şu mısraları söylemiş:

Müminlerin başı yok
Dayanacak taşı yok


İlginç hatıralardan biri de henüz pek tanınmadığı bir zamanda Mustafa Kemal’in istikbaldeki rolü ile ilgili bir kehanettir. Henüz Sivas Kongresi’nin akabinde Temsil Heyeti Ankara’ya gelmiş ve yazarın çalıştığı Sultanî’yi ziyaret etmiştir. Heyet ayrılırken lisenin matematik hocalarından emekli yüzbaşı Mustafa Safa Bey yazarın kulağına eğilir ve Mustafa Kemal’i göstererek şöyle der:
-Azizim, bu paşayı görüyor musun? Yakında o padişah olacak! Bizimki şaşırarak:
-Aman Mustafa Bey, neler söylüyorsun! Padişahlık sülaleden gelir, deyince de:
-İşte bu sülale dışı padişah olacaktır, cevabını verir ve gerekçesini şöyle anlatır:
-Bir zaman Şam taburunda bulunurken bunu staj için bizim tabura göndermişlerdi. Bir gece çadırın önünde dururken o bana:
-Mustafa Bey, haydi seninle çöle açılalım da orada bir hükümet kuralım, demişti. Ben o zaman bu fikre şaşırmıştım. Bak yirmi sene geçmeden bu düşüncesi gerçekleşiyor.

Yazar Ankara’nın başkent ilanı vesilesiyle de yaklaşık bir asır önce yazılmış olan Bitlisli Müştak Baba Divanı’nda yer alan ve Ankara’nın başkent olacağını açıkça belirten ilginç bir şiiri aktarıyor. Ancak dil bakımından bir hayli izaha muhtaç olduğu cihetle biz bu istihracı nakletmekten imtina ediyoruz.

Mehmet Akif’le ilgili hatıralar:

Mecliste tanıdığı zevat içinde Mahir İz’in hayatı üzerinde en çok müessir olan şahıs şüphesiz milli şairimiz Mehmet Akif’tir. Tacettin dergahına yakın oturan Mahir İz, ta ilk tanışmasından başlayarak vefatına kadar Akif’le olan münasebetlerine ve hatıralarına büyük yer ayırmaktadır. Biz bunlar arasında ilgi çekebilecek birkaç tanesini zikretmekle yetineceğiz. Yazar bir gidişinde Akif’i, sonraları şöhretli bir hariciyeci olacak olan, Münir Ertegün’e Hafız divanı okuturken bulur. Talebesi yanıldıkça Akif oturduğu yerden metni ezbere düzeltmektedir. Yazarımız bu durumu hayretle karşılayınca Akif : “Bu, Hafız Divanını 18. okutuşumdur.” diyerek ezberinin hikmetini açıklar. Mahir İz başka bir ziyaretinde de milli şairimizi Asım şiiri üzerinde çalışırken bulur.

O kadar tashih vardır ki sayfa kenarlarında boş yer kalmamıştır.Malum olduğu üzere aruzu günlük lisana Akif kadar yaklaştıran başka bir şairimiz yoktur. Bu husus birçok insana Akif’in şiirlerini hiç düşünmeden bir kerede yazdığı zehabını verir. Aynı şekilde düşünen Mahir İz de gördüğü manzara karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Bunun üzerine Akif şöyle der : “Sen ne diyorsun! Bazan bir kelime için bir hafta düşündüğüm olur. Şiirin onda biri ilham, onda dokuzu terdir.

” Bu söz yazara, Cenab Şahabettin’in şu sözünü hatırlatır: “Eserine uzun ömür isteyen, ona uzun zaman sarfeder.” Bu kısımdaki ilginç hatıralardan biri de meclisteki tartışmalarla ilgilidir. Bu sıralarda mecliste ülkenin manevîgeleceği şekillenmekte ve inkılapçılarla karşı tarafta yer alan Hüseyin Avni, Salahaddin Bey ve emsali arasında sert tartışmalar yaşanmaktadır. Buna karşılık asıl fikir beyan etmesi beklenen ulema ve meşayihin daima suskun kalması Mahir İz’i üzmektedir. Bir gün bu hissiyatını Akif’le paylaşınca ondan beklenmedik bir karşılık alır. Milli şair elini yumruk yapar ve:

-Avni ve Selahattin Beyler... İşte adam onlar. Bize dilsiz şeytan derler, der. Burada Akif: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisine bir telmihte bulunmaktadır. Mahir İz, şairimizin serzenişi kendi üzerine alması karşısında çok üzülmüş ve söylediklerine pişman olmuştur. Yılların İzi’nde İstiklal Marşı ile ilgili hatıralar da oldukça geniş yer işgal etmekte. Bilindiği gibi Akif birincilik mükafatı olan beş yüz lirayı Sarıkışla Hastanesinde yatan gazilere hibe etmişti. Bunun üzerine şairimizin samimi dostu Gözübüyükzade Ziya Bey, Akif’e yarı şaka yarı ciddi:

-Yahu, bu parayı niye almadın. Sırtında palton bile yok. Üstelik bana da iki yüz elli lira borcun var. Bari yarısını alıp borcunu verseydin” diye takılmış. Bunun üzerine Akif gayet kızgın:

-Borç başka, bu iş başka, cevabını vermiş... Bilindiği gibi bu müsabakaya tam 724 şiir gönderilmişti. Mahir İz bu şiirlerle İstiklal Marşı arasında bir mukayese imkanı vermek için ilk 6 şiiri iktibas ediyor. Bu mukayese milli marşımızın üstünlüğünü açıkça göstermektedir.Yazarımızın Akif’le dostluğu, görevinden istifa ederek İstanbul’a gelmesinden sonra da devam eder. O sırada yeniden mebus olmayan Akif de İstanbul’dadır. Milli şair onu Hüseyin Kazım Kadri ve Şair Üsküdarlı Talat Bey gibi tanınmış zevatla tanıştırır.

İkili arasındaki münasebet Mehmet Akif’in Mısır’a yerleşmesinden sonra da mektuplaşma şeklinde devam eder. Yazar bu vesileyle Akif’in yakılan Kur’an tercümesi hakkındaki bilgilerini aktarıyor. Bu kısımdaki son bahisler milli şairimizin Türkiye’ye geri dönüşü, hastalığı ve vefatına düşürülen tarihlere dairdir.

Bu kısmı bitirmeden şu anekdotu da ilave edelim: Söz konusu vefattan iki ay sonra yazar yine meslektaşlarının tertiplediği bir ispirtizma celsesine şahit olur. Herkes istediği ruhu çağırıp merak ettiği soruyu sormaktadır. Sıra kendisine gelince, Mahir İz’in aklına vefatını geç haber aldığı cihetle cenazesine katılamadığı üstadından özür yollu şu soruyu sormak gelir:

-Üstadım, cenazenize iştirak edemediğimden dolayı inşallah kırılmamışsınızdır.

Cevap tam Akifanedir:
-Şüphene kırıldım.

Diğer edebi zevat:Bu kısımdan itibaren eserde edebî hatıralar daha geniş yer tutmaya başlar. O zamanlarda İstanbul’un bereketli ve yetiştirici bir kültür muhiti vardır. Yazarımız bir yandan mesleğini sürdürürken diğer yandan da ulema ve şuara toplantılarına katılır, devrin tanınmış alim ve şairleriyle dostluk tesis eder. Her biri hakkında ilginç hatıralar ve yorumlar bulunan bu zevat arasında ilk elde şu isimleri sayabiliriz:

Ferid Kam, Abdülaziz Mecdi Efendi, Mithat Cemal Kuntay, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Rıza Tevfik, Şair Eşref, Ali Emiri, Tahirü’l-Mevlevi, Yahya Kemal, Nihat Sami Banarlı vs. Yazarın, daha az yer vermekle beraber, Ali Ekrem Bey, Fuat Köprülü, Ahmet Caferoğlu, Osman Rescher gibi Edebiyat Fakültesi’ndeki hocaları hakkında söyledikleri de ilgililer için önemi haiz bilgilerdir...

Mahir İz’in hatıraları, zaman dediğimiz kalburun kendi devrinde tanınan bazı isimleri zaman içinde nasıl elediğini göstermesi bakımından da manalıdır. Hatıralarda günümüz okuyucusunun artık ya hiç tanımadığı veya pek az tanıdığı diğer bazı mühim şairler de vardır: Yazarın kayınpederi Muhittin Raif Bey, Mustafa Seyit Sütüven, Hafız Yusuf Cemil Ararat, Halis Erginer, Kemal Edip Kürkçüoğlu, İsmail Hilmi Soykut, Halis Erginer, Fuat Şemsi ve onlara ait şiirler bu kabildendir.

Zengin bilgi, nükte ve alıntılarla dolu bu kısımlar edebiyatla ilgili okuyucuya büyük zevk verir mahiyettedir. Biz de - denizden damla kabilinden- bu nükte ve alıntılardan bir kaç tanesini aktaralım: Eskiler ani bir durum karşısında bilbedahe şiir söylemekte mahir idiler. Mahir İz, bu duruma bir örnek olmak üzere Ferit Kam’la ilgili şu hatırasını naklediyor. İnkılabın ilk yıllarında bir gün Mahir İz ve hocası sokakta yürürken karşılarına o devre göre laübali edalı birkaç genç kız çıkmış. Bu manzaranın verdiği teessürle Ferit Kam’ın dudaklarından:

Ne namus u ar u ne ırz u haya,
Kelimeleri dökülmüş. Üstat bir an duraklamış ve söylediği şeyin vezinli olduğunu farkederek hemen devamını getirmiş:
Meza ma meza vü meza ma meza

Arapça bir tekerleme olan ikinci mısra şu mealde ilkini tamamlıyor: “Namus, ırz, haya... Bunlar geldi geçti, geldi geçti, geldi geçti.”

Bir gün de pek çekinerek ve kimseye söylemeyeceğine dair söz alarak Mahir İz’e şu kıtasını okumuş:
Bir tekallup görür isen bende
Etme ceffelkalem beni ta‘yib
Bu tekallüb umuma şamildir
İnkılap etti herkesi taklib


Efendim tekallüb kelimesi hem “değişme” hem de “köpekleşme” anlamında. Bu kelimeye bina edilen kıtanın meali de şu: “Eğer bende bir değişme görürsen hemen ayıplamaya kalkma. Bu değişme herkes için söz konusu. Zira inkılab herkesi değiştirdi (veya köpekleştirdi).

Yazarımızın Ferit Bey’den severek alıntıladığı diğer bir beyit de yalnızlık üzerine:
O kadar mailim ki uzlete ben
Kaçarım yaklaşırsa gölgemden


O dönemin sevilen sayılan meşayihinden biri Abdülaziz Mecdi Efendi’dir. Mahir İz, Ferit Kam’ı kaynak göstererek onunla ilgili şu kerameti anlatıyor: Ferit Bey maddi bakımdan çok sıkışık olduğu bir gün yolda giderken Mecdi Efendi’ye tesadüf etmiş. Şeyh Efendi durup dururken :

-Üzülme, işin oldu, ferahlayacaksın, demiş. Ertesi sabah Ferit Bey’e, Prens Abbas Halim’den 1000 liralık bir çek gelmiş ve bu sözün hikmeti anlaşılmış. Abdülaziz Mecdi Efendi’nin başka bir kerameti de Hasan Basri Bey kanalıyla gelmekte. Buna göre Abdülaziz Efendi çok sıcak bir gün, Balıkesir’de Hasan Basri Bey’in yanına uğramış. Laf arasında bir ara :
-Hava da pek sıcak, yağmur yağsın mı, diye sormuş. Berikinin:
-Siz bilirsiniz, cevabı üzerine de:
-Eh, yağsın o zaman, demiş.

O an şiddetli bir yağmur başlamış ve ortalığı sel götürmüş. Yağmur biraz uzayınca yine :
-Artık kesilsin mi, diye sormuş. Beriki yine:
-Siz bilirsiniz, deyince Hazret:
-Pekiyi, artık kesilsin

demiş ve yağmur hemen kesilivermiş.

Mahir İz şair olarak beğendiği –ama ahlâken tutarsız bulduğu - Mithat Cemal Kuntay’a da eserinde bir hayli yer ayırmıştır. Kuntay 1931-32 yıllarında Devlet arşivindeki eski evrakın okkayla Bulgarlar’a satılması üzerine duygularını şu kıtayla ifade etmiş:

Bizden iki üç yüz sene evvel uyananlar
Hala uyuyanlardaki mahiyyeti görsün
Efsanesi kaybolsa kıyamet koparanlar
Tarihini okkayla satan milleti görsün.


Yukarıda belirttiğimiz gibi hatıraların bir kısmı da yazarın Edebiyat Fakültesi’ndeki hocalarıyla ilgilidir. Daha önce sırayla Eczacılık, Kimya ve Hukuk Fakülteleri’ne yazılan Mahir İz her birinde birer ikişer yıl okuduktan sonra nihayet asıl tabına muvafık bulduğu Edebiyat Fakültesi’nde tahsil imkanı bulmuştur.

Yazar, bitirme tezi olarak seçtiği Adanalı Hayret Efendi hakkında bilgi almak üzere bir gün devrin renkli şahsiyetlerinden İbnülemin’in yanına uğrar. Ancak hazret Hayret Efendi adını duyar duymaz köpürür ve:
-O bedhu, bedgu, bedru adamdan başkasını bulamadın mı, der. Meğer üstadın en fazla muğber olduğu zevattan biri Adanalı Hayret diğeri de Mehmet Akif imiş. Bir başka seferinde İbnülemin yazarımızın Akif’le hukukunu öğrenince ona şu taşlamayı yazar:

Şair Akif hocası olsa eğer bir şahsın
İlm ü ihlas u vefada olur elbet cahil
Şahit istersen eğer işte Külahi Mahir
Saha-i vedd ü vefada hocasından racil (=yaya)


Ne denir? Çekememezlik illeti demek her devrin umumi hastalığı imiş. Yine İbnülemin sevmediği bir adama şu ilginç hicvi yazmış:
Ne müselmana müşabihdi ne küffara
Okumak ruhuna incil-i muharref lazım


Mahir İz’in hafızasında iz bırakmış ilginç simalardan biri de Kırım muhacirlerinden olan Ethem Fevzi Bey’dir. Bu zat, olacak her şeyi birkaç gün öncesinden rüyasında görür ve ona göre tedbirini alırmış. Nitekim Almanlar’ın her tarafta yıldırım süratiyle ilerlediği bir sırada rüyasında onların yenileceğini görmüş ve kısa zaman sonra rüyası doğru çıkmış.

Halıcıoğlu Askeri Lisesi’nde birlikte çalıştığı Tahirü’l-Mevlevi de yazarımızın sık sık iktibasta bulunduğu şairlerdendir. Bunlar arasında şu kıta ne kadar rikkatlidir:
Eli boş gidilmez gidilen yere
Boş gelmedim ya Rab ben suç getirdim
Dağlar çekemezken o ağır yükü
İki kat sırtımla çok güç getirdim


Mahir İz’in akrabası olan şair Hafız Cemil Ararat, müthiş hafızası ve kedileriyle meşhur İsmail Saib Efendi ve tilmizi Alman asıllı O. Rescher de hatıralarda yer alan isimlerden. Nüktedan Hafız Cemil bir gün Mahir İz’in saçına düşen akları fark eder ve irticalen şu nefis beyti söyler:


Malum idi bence yüzünün aklığı amma
Mahir ser-i sevda da beyazlanmış efendim
Ser-i sevda; siyah saç manasındadır.

Böylece şair; ”Mahir, ak yüzün gibi siyah saçın da beyazlamış!” demiş oluyor.

Darülfûnun hocalarından olan Saib Efendi kıyafet kanunu çıkınca sarığı yerine görevini bırakmayı tercih etmiş ve yerine de müsteşrik Rescher’i tavsiye etmiş bir şark allamesidir. Devrindeki birçok üniversite hocası rahle-i tedrisinden geçmişken o uzlet köşesinde kedileriyle meşgul olmayı kâfi görmüştür. Tilmizleri arasında özellikle Rescher onu bir baba gibi benimsemiştir. Yazar, Saib Efendi’nin cenazesinde Rescher’in ne kadar perişan bir halde olduğuna şahit olur; herkes dağılmışken o mezarın başından kalkmamaktadır. Mahir İz teselli için yaklaşınca şöyle der:
-Benim güneşim söndü. Artık yaşamamın anlamı kalmadı.

Mahir İz, Fuat Şemsi Bey’in yalısındaki şuara sohbetlerine de oldukça yer ayırıyor. Bu toplantılara Yahya Kemal, sadık tilmizi Nihat Sami, İsmail Hilmi Soykut ve Halis Erginer gibi şairler de sık sık katılmaktadır.

Daha sonra klasik şiirimizin en güzel mısra ve beyitlerini bir araya getiren bir antoloji hazırlayacak İsmail Hilmi Soykut ile Kemal Edip Kürkçüoğlu da Mahir İz’in kendilerine önemli yer ayıran yakın dostları arasındadır. Mahir İz eserinin bir kısmını da Haydarpaşa Lisesi’ndeki görevi sırasında yetiştirdiği bazı talebelerine ayırıyor. Bunlar arasında ilk elde Uğur Derman, Mehmet Çavuşoğlu ve Ertuğrul Düzdağ gibi önemli şahsiyetler sayılabilir.

Bunlar arasında özellikle Ertuğrul Bey, Mahir İz’in; Tasavvuf, Din ve Cemiyet ve Peygamber Efendimiz (Kısas-ı Enbiya’dan kısaltma) isimli diğer eserlerini neşre hazırlamak suretiyle hocasının hatırasına sahip çıkmıştır. Bir ara serbest milletvekili adayı olarak siyasete de soyunan Mahir İz bu vesileyle idarî sistem ve siyasetle ilgili fikirlerini serdetmekte eski seçim usulsüzlüklerini anlatırken ilk meclisteki Gümüşhane milletvekili Zeki Kadirbeyoğlu’nun hatıralarından uzun iktibaslar yapmaktadır.

Henüz neşredilmeyen ve halen Ertuğrul Düzdağ arşivinde bulunan bu hatırattan şu ilginç anekdotu nakledelim: Zeki Bey ilk meclisteki muhalefetinin bedelini daha sonra uzun süre uğrayacağı polis takibatıyla ödeyecektir. Bir Ramazan günü Zeki Bey eve davetli arkadaşlarıyla iftara otururken gözü sokakta köşe başlarında bekleşen sivil görevlilere kaymış. Görevli sayısı arta arta bir ara sayı 9 kişiye kadar çıkmış. Zeki Bey’in dostu latife yollu demiş ki :
-Sokakta bekleşen şu yaverlerimize de bir tabak yemek gönderelim. İçlerinde belki oruç tutanı da vardır!

Mahir İz emekli olduktan sonra İlim Yayma Cemiyeti, Yüksek İslam Enstitüsü, Fatih Koleji ve Sönmez Neşriyat gibi kurumlarda çeşitli görevler yapmıştır. Yazar, özellikle Yüksek İslam Enstitüsü’ndeki görevini anlatırken dolayısıyla çeşitli dini ve içtimai meseleleri ele almakta, okuyucuya yön gösterecek değerli yorumlarda bulunmaktadır. Bu kısımda onun cemiyetçi ve idealist yönünü ön plana çıkmaktadır.

Yılların İz’i; Hayat düsturum, Yakın dostlar, Vefalı talebeler gibi bahislerle sona eriyor. Daima insaf ve hakkaniyet ölçülerini muhafaza gayretinde olan Mahir İz eserinin sonunda şöyle niyaz ediyor:
Tevbe ya Rabbi hata rahına gittiklerime
Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime

Yukarıda da belirttiğimiz gibi eser, naşir tarafından sona eklenmiş bazı vefat tarihleri ve hatıra fotoğrafları ile zenginleştirilmiştir.


Eserin kıymetine göre bu pek kısa ve yetersiz tanıtmadan sonra sonuç olarak diyebiliriz ki Yılların İz’i:


1. Yazarın I. TBMM’deki görevi dolayısıyla devrin olaylarına sahih tanıklığı,
2. Günümüzde sanıldığının aksine 20. asrın ortalarına kadar kuvvetle devam eden klasik şiirimize ait araştırıcılara kaynak olabilecek zengin bilgi, alıntı ve hatıraları,
3. Yazarın, meslekte uzun yıllar geçirmiş münevver bir eğitimci ve ahlakçı sıfatıyla okuyucuyu yönlendiren yorum ve telkinleri,
4. İspirtizma celseleri, rüyalar ve kehanetler gibi esere ayrı bir tat ve çeşni veren hurde teferruatı ile hatırat türünün kıymetini daima muhafaza edecek sayılı örneklerinden biri olarak kalmaya devam edecektir
.

 
  Bugün 2 ziyaretçi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=